2021’den 2020’ye mektup

Bu mektup “Ben de yazıyorum” atölyemin katılımcılarından sevgili Saime Arıcıoğlu’na aittir ve izniyle burada yer alıyor.

Ne yaptın 2020, naptın sen ! Biraz  fazla mı eğlenmişsin ne? 

Etraf toz duman. Bu kadar savruk kullanılır mı hayat?

Ne yaptın sen? Yakmış yıkmışsın. Bir iki filiz veren baş bıraksaydın keşke. Kimeydi bu öfken.? Yazık, yazık. Kendine yazık. Sen nasıl geldin bu noktaya.

Ooooo.!. Ya da tam bir partileme. 2020 tam bir partileme. Ama yani püüü…. Ölümüne bir parti olmuş. Dopaminler seretoninler yükselmiş yükselmiş sonra dibe vurmuş. Altın vuruş. O ne öyle. Hiçbir şeyi var kılmayarak, var olanı yok ederek nereye varmayı beklersin? Ayol bi durup kendine bakmamışsın. Hiç kimseye hiçbir şeye , içindeki yaşam gücüne bile kulak asmamışsın. Zarar ki ne zarar, herkese her şeye, kendine bile zarar.

Şimdi ben nasıl toplayacağım bütün bunları. Söyle bana. Öyle bırakıp gitmek olmaz. Ben yaptım oldu halleri mi takınacaksın? Toplayın bakalım ezikler toplayabilirseniz  mi diyeceksin? Tabii sen gittin. Sorumsuz bir eş gibi kapıyı vurdun çıktın. Bana da enkazı temizlemek kaldı. Yuh sana yuh! Koca bir yıla yuh. Söylensem ne olur, nedenlemeye çalışsam ne kazanırım?!

Hadi bakalım,  iş başa düştü, bir ucundan toparlamak gerek artık. Söylenmek nafile. Eylem zamanı. Bakalım zarar ziyan ne durumda. Envanter alalım, elde kalanlara bakalım. Çözüm zamanı.

Önümde bana sadece bana ait topu topu 365 gün var. Yaraları sarmak lazım önce. Fiziksel derlenip toparlanma ardından duygusal onarmaların yolunu açar. Temizlik yapalım önce o zaman. Etrafı toplamaya başlayalım. Aman aman kaldırmalıyım şunları gözüm görmesin. Azrailin tırpanı bile meydanda. Söyleyin  gelip alsın. Yok yok götürün verin ona. Taze canlar var dünyaya gelmeyi bekleyen. Hemen hemen tertemiz bir alan yaratalım onlar için. Başlangıçları güzel olsun. Hadi kirli her şeyi bir güzel yıkayıp kurutup yerleştirelim. Umutlar serpiştirelim oraya buraya. Kasveti dağıtmak için tatlı rüzgarlar yaratalım. İncitmeden okşar gibi essinler önüne katıp uzaklara götürsünler bu kasvetli havayı. Yağmurlar gelsin temizlesin bu dumanı. Ateşi söndürsün, külünü akıtsın. Karmaşayı koca denizlere taşısın nehirler. Dönüşümün tohumlarını beslesin su damlaları. Yeninin ateşini körüklerken eskiyi parlatın ki değerlerini ortaya koysunlar. Yakın ışıklarını isteyen herkes faydalansın onlardan. Eski kolay oluşmuyor. Hayatın bilgeliği saklı eskilerde.  Yeninin gözündeki ışıkla paylaşıyor bilgeliğini. Şöyle yukarıya doğru koyun herkes görsün. Hadi hadi çabuk olalım. Gün yeni yıla umutla doğsun. Aydınlatsın dünyayı.

Etraf toparlanmaya başladı. Neyse ki temelleri sağlam bu hayatın. Yıkıma değil yapmaya, yaratmaya, zamanı geldiğinde de yerini yeni gelene bırakmaya programlı. Sana da biraz haksızlık mı ettim ne 2020. Sen de bir önceki yılın fırtınalarıyla karşılaştın.  Belki de ancak bu kadar engelleyebildin. Bu kadarına gücün yetti. Keşke bi otursan da karşıma anlatsan bir bir sen nelerle karşılanmıştın… Gelen felaketler zinciri miydi? Sen ne yaparsan yap olacak olan oldu mu? Bu cevap mantıklı bence de. Elinden geleni yaptın. Direndin. Savaştın. Yıkıma, ölüme engel olmaya çalıştın. Kurtarabildiğini kurtardın, engel olabildiğine oldun. Elinden gelen buydu. Ya da en baştaki bakışıma geri dönersek ooo yeeeaah!  diyerekp harlamaya başlayan ateşe odun mu attın. İçindeki boşluğu doldurmak için felaketlerden zevk alan biri misin /birimiydin? Bu iki hali de barındırman mümkün mü kendinde. Bilemem.

Her ne olduysa oldu kalan beni karşıladı. Olan da olmayan da artık bana bakıp duruyor. Durumu yönetmek de kibriti çakıp oturup izlemek de bana kalmış… Bakalım benden ne çıkacak?. Sonunda bana geri dönecek olan ne? Yaşamak lazım lakin cevap vermek için. Olanı olduğu gibi kabul mümkün değil. Aslolan bundan ötesini idare etmekdeki  becerim.

 Hadi başlayalım.

Saime ARICIOĞLU 2021

26.Gün Yasaklı Pazar

Günaydınlar,

Güneş saklanmadıkça bulutların ardına, gelmez kaygılar aklıma… Güneş! Sabah sabah dilimin ucunda seni söyleyerek uyandım.  Hemen masamın başına geçip yazayım içimden geçenleri dedim, dedim, dediğimle kaldım. Telefonlar, mesajlar, dışarıdan gelen kazma kürek sesleri… Biz köydeyiz nasılsa köyün arka yolunda in cin top oynuyor. Gel, dedim eşime biz de arka yollarda top oynayalım. Tam arka kapıdan tarlaların oraya çıkalım derken jandarma ile göz göze geldik. Günaydınlaşıp gerisin geriye döndük. Hele ki hava güzel hele ki benim yürümeyi sevmeyen kocam yürümek istemiş, bakın şu işe. Neyse zaten huyumuz değildir yasak delmek bizimkisi sadece denemeydi. Bütün bunlar işin şaka tarafı ama iki günlük sokağa çıkma yasağı yüzünden cuma gecesi sokağa fırlayan sevgili vatandaşımız için birkaç söz yazmıştım. Benim gibi yazanlar da çoktu. Gelgelelim yorumlar gereksiz ve acımasız oldu. Yok vatandaşın iki günlük ekmek parası varmıymış yok ben evde ekmek yapmayı biliyormuşum da boş konuşuyormuşum falan filan. Fırıncıların, bakkaların ve de bazı marketlerin eczanelerin kapıya hizmet verdiğini bilmesem amenna. Günlük ekmek günlük ihtiyaç da karşılanabildi, karşılanabilir. Benim sözüm ne kendine ne çevresindekiler acımadan sokağa fırlayıp kıtlık gelecek endişesiyle alış verişe koşanlara. Asla çocuk bezi, bebek için süt, mama vs. için sözümüz olamaz. Ama sağlık olmazsa bunların hiç biri olmaz. Tevekkeliz diyorum ya onun da fazlası fazla efendim. Her şey dozunda.Ben de aştım kendimi, yine döktüm içimi.Sus Işıl sus.

Kendimi susturduktan sonra anımsadım ki iki hafta önce başlattığımız kapalı gurup 6 dakika yazma ve çember usulü sohbet etkinliğimiz için söz vermiştim. Evet, ekranda buluştuk yine on kişi. Hava durumunu dinledik birbirimizin. Sonra bir kitap açtık; bir kişi sayfa sayısını bir diğeri satırı bir diğeri de sözcüğün sayısını söyledi ve çıkan sözcük DUVARLAR dı. Tesadüf müydü. Bilinmez. Gündeme uygun bir sözcük seçmeyelim derken… Yazdık, okuduk, paylaştık kalemlerimizden dökülenleri.

Öğleden sonra sevgili Filiz Telek’in “yas ve ölüm” temalı etkinliğine katıldım. Tek kelimeyle çarpıcıydı. Anlatılmamalı yaşanmalı diyeyim.

Günü Andrea Bocelli canlı konseriyle tatlandıralım dedik ama internet o kadar çok koptu ki, tadına varamadık ve iyisi mi bari damağımız tatlansın deyip bir gün önceden kalan krem karamellerimizi kaşıkladık. Hmmm. Nefis.

Kalın sağlıcakla.

 

 

Çorap

Hani o balkonlara asılan rengarenk çoraplar vardır; siyah beyaz, lacivert, kahverengi… Hani  aslında giyenin tüm ağırlığını çekerler. Kiminde iğrenç bir koku bulutu içinde kaybolursunuz, kiminde kırmızı ojeli tırnaklar hapseder sizi kendinizi koy verir gidersiniz, kimisi bir çift pembe tombul ayağa kılıf olur, kimisi biri kahverengi biri siyah olup tüm gününüzü rezil eder. Bazen bir parmak fırlayıverir ucundan. Eeee hep yırtık dondan fırlamayacak ya bazen de yırtık çoraptan fırlayıverir. Ne olursa olsun gene de söylemesi bile sevimli gelmiyor bana; ne o öyle “çoooorappppp” . Onun için de hiç giymem.  Zaten ben özgür parmak taraftarıyım.

RÜKSAN

Ekim 2017/ 6 Dakikalık yazılardan

 

 

 

Masallar diyarı Fas gezim;

Beni bilenler bilir; seyahatlerimi kaleme alıp paylaşan biri değilimdir. Ancak bu kez başka… Uzun zamandır hayalini kurduğum ancak hiç beklemediğim bir anda karşıma çıkan Fas turunu bir dakikada onayladım. Tur hakkında tek bildiğim hakkında epeydir olumlu şeyler duyduğum http://rehberle.com ile gidileceği ve henüz yüzyüze tanışmadığım tur sahibi Gökalp Saban ile eşi Elif Saban‘ın da bizimle birlikte olacağıydı.” Geliyorum ben de varım” dedim de, der demez başıma üşüştü sorular, düşünceler, endişeler, nasıl olacaklar… Bir başımayım, kimseyi tanımıyorum, keşke bir arkadaşım olsaydı, aaa eyvah eyvah! çölde de konaklanacakmış,ben börtü böcekten çok korkarım, vaz mı geçsem, yok canım niyeymiş bak çölde bile dört yıldızlı otel demişler, yok o yok bu. Günler yaklaştıkça üzerine bir de heyecan eklendi. Ama karar verdim bir kez, gideceğim. Ama zihnim susmuyor ki; acaba tura katılanların yaş ortalaması kaç, sen orta yaşı çoktan geçmiş sayılırsın, ya yalnız kalırsan ya oda arkadaşınla uyuşamazsan ya sıkılırsan vıdı vıdıladı durdu. Derken bir anda kaptım bir kavanoz kapattım dırdırcı zihnimi içine. Boşu boşuna dinlemişim onu. Daha hava limanında silindi tüm endişelerim. Sevgili Gökalp Saban ve tatlı eşi Elif’le tanıştığımız an gezinin çok iyi geçeceğine inanmıştım.

Yolculuğumuz Kasablanka’da başladı, başkent Rabat,Şafşavan( mavi şehir),Fes, İfrane Midelt ve Marzouga (Sahra Çölü) ardından Marakeş’de sonlandı,. Ancak dolu dolu sekiz gün süren Fas maceramızda gördüklerimizin tümünü burada anlatmam hele hele bütün fotoğraf ve videoları paylaşmam imkansız. Bence merak ediyorsanız rehberle.com web sayfasını ve ınstagram paylaşımlarını bir an önce izleyiniz.

Esasen niyetim Fas’ın bende bıraktığı izlerden söz etmek. Önce renkler, renkler… Sanırım en çok etkilendiğim şey renklerdi. Çöl sarısıyla birleşen açıklı koyulu toprak renklerinin sessizliğine tezat mavinin doyumsuz hercailiği, onca susuzluğa rağmen yaşatılmaya çalışılmış yeşiller. Kadınlı erkekli esmer tenleri süsleyen pembeler, sarılar, morlar, kırmızılar,cam göbekleri ve beyazın birlikteliği. Ardından pazar yerlerindeki karmaşa, sokak satıcıları, faytonlar ve kalabalık insan grupları, farklı giysileriyle ellerindeki bakır kaplarla su satan sucular , yılan oynatıcılar, bakır dövme ustaları, ve daha bir çok görsel şov.

En güzel ve en unutulmaz deneyimlerimi yine en korktuğum çölde yaşadım. Kim derdi ki ben bir devenin üzerinde kumlara bata çıka günbatımını yakalamaya gideceğim, kim derdi ki ertesi sabah henüz karanlıkta güneşin doğuşunu izlemeye bir bedeviye sarılarak çöl tepelerini aşacağım, güneşe selam meditasyonuna katılacağım. Deseler de inanmazdım ama yaşadım. Çölde bir vaha gibi oluşturulmuş çadır otelimizde gerçekten bir otel odasında aradığım bir çok şeyi bulmak büyük sürpriz oldu benim için. Duş ve tuvaleti içinde olan bu odaların her türlü ihtiyaç düşünülerek döşenmiş olması beni öyle rahatlatmış ki ne örümcek ne akrep dedikoduları benim deliksiz uyumamı engellemedi.

Bir meşrutiyet Fas. Bir kralı ve birden fazla sarayı var !!! Muhteşem güzel bahçeleri, tertemiz caddeleriyle tezat daracık sokakları, Arap ve Bedevi halkına karşılık oldukça yoğun bir yabancı nüfusu var. Trafik deseniz işte orada bi duralım. Trafik polislerinin olmadığı yerde trafik ışıkları geçersiz. Öncelik hep araçların. Geniş caddelerde karşıdan karşıya geçebilmek için cambazlık gerekiyor.

Çarşı pazar, alışveriş ve tabii ki yerel mutfak gezimizin olmazsa olmazlarındandı.Tajin denilen bir tür güveçte pişen zeytinli limonlu tavuk ve erikli tandır en gözde yemekleri. Oldukça fazla baharat kullanıyorlar. Yerel yemekleri herkesin damak zevkine uymasa da Fas’ta bazı uzak doğu ülkelerinde olduğu gibi aç kalmıyorsunuz. Bir kere ekmekleri çok lezzetli. Kahvaltıda zeytin, lor, bal gibi aradğınız herşeyi buluyorsunuz ama gelgelelim Türk çayı ve Türk kahvesi yok. Yeşil çay ve çok tatlı bir nane çayı içiyorlar. Fas mutfağı oldukça şekerli. Ülkede tuz eksik olduğundan mıdır ne sofralarda tuzluk bulunmuyor. Fas’a daha önce gitmiş olanlar bilirler “argan yağı”nın bolca üretildiği bir ülke. Turizmlerine büyük katkısı olan ve genellikle kadın işçilerin çalıştığı kooperatiflerde argan meyvesinin ( zeytingillerden)nasıl yağa dönüştüğünü izlemek mümkün. Gayet iyi Türkçe konuşan Faslı bir kadın tarafından bilgilendirilmek , binlerce yıl önce oluşmuş fosil tabakalarını görmek de etkilendiğim olaylar arasında. Bir de “agave” bitkisinin yapraklarından elde edilen iplikle dokunan kumaşları var ki inanılmaz. Alışverişten mümkün olduğu kadar uzak durduğum halde yaprağın ipliğe dönüşüşünü ve dokuma tezgahlarında nasl kumaş haline geldiğini görmekten o kadar etkilendim ki daha ilk gösterilen yatak örtüsünü satın aldım. Tabii ki burada da renkler ve renklerin uyumlu birlikteliği büyüleyiciydi. Daracık sokaklarda sergilenen _halı, kilim deri eşyalar, hediyelikler ve her çeşit giysi _hepsi çölün sarısına inat rengarenk, gözalıcı. Uzun otobüs yolculukları yaptıysak da her yolculuğun sonunda bir sürprizle karşılaşmak yolun uzunluğunu unutturuyordu. Etkisini uzun süre yaşayacağım şeylere Atlas Okyanusu kıyısındaki kumsalda çıplak ayakla yürürken “gelgit” olayını yaşamak, bir anda dizlerine kadar ıslanmak, martıların çığlıkları arasında denize girme cesaretini gösteren arkadaşları alkışlamak, “Game of thrones ” dizisinin çekildiği kaleye vuran dev dalgaları görmek, de dahil. Şehirleri çevreleyen kilometrelerce uzunluktaki duvarlar, kaleler, saraylar, camiler, türbeler, coğrafyalarına uygun düzenlenmiş yerleşim yerleri ve daha birçok şeyi uzun zaman zihnimden silemeyeceğim.

Şimdi masallar diyarından yuvaya döndükten sonra ” iyi ki bu farklı coğrafyayı ve geçmişten bugüne taşınmış tarihi eserleri görmeye gitmişim” diyorum. Evet,iyi ki…. Yaşamasaydım yazamazdım…

2025’e Merhaba Derken …

Yine Aralık ayı, yine bir telaş, yine heyecan, yine içimde kocaman bir sevinç …

“ESKİYİ UĞURLAYALIM, YENİYİ KARŞILAYALIM” etkinliğim nedeniyledir bu heyecan.

Sekiz yıl önce Urla’ya göç ederek değiştirdiğimiz hayatımızda bizi sarıp sarmalayan her gün çoğalmakta olan dostlarımızı ve yıllar içinde kalabalıklaşan Atölyekuşçular59′un katılımcılarını yeniden bir araya getirmek nedeniyledir bu telaş.

Onları en iyi şekilde ağırlamaya hazırlanmak içindir bu koşuşturma.

Her yıl alışılagelene yeni sürprizler ekleyebilmek içindir bu heyecan..

Çağrılarıma aldığım olumlu geri bildirimler yüzündendir bu sevinç

Şimdi uzun lafı bir kenara bırakayım ve 26Aralık 2024 gününü birkaç fotoğraf eşliğinde sizlere anlatayım. Yukarıdaki ilk fotoğraf henüz herkes gelmeden çekildi. Oysa birazdan otuz kişi olacağız. Az sonra gelenlerin katkılarıyla da masamız dolacak, taşacak yeni bir masa açacağız Soframız bereketlenecek. Bereket paylaşılacak. Çünkü paylaşmak gibisi yok…

Konukların gelişi birbirini henüz tanımamış olanların tanışması, ne var ne çok faslından sonra atölyeye geçildi. Evet, mekanımız çok büyük değildi ama kimse “ay çok sıkıştık”, “bana tabure kalmış”, “ben köşede oturmak istemem” demedi. Ancak yazı atölyemin gediklileri yan yana oturabilmek için bayağı çaba gösterdiler:)) Görüldüğü gibi günün akışını anlatabilmek ve yönlendirme yapabilmek için ben bir bar taburesinin üzerindeyim.

Süreç başlıyor, arkadaşlarımız , bir yıl sonra bugün ellerine geçecek kendi kendilerine yazdıkları mektupları yazıyorlar. Mektuplar zarflara konuyor üzerlerine isimler yazılıyor ve atölyemizin gizli bir çekmecesine giriyorlar Orada 2025’e veda edene kadar uslu uslu saklanacaklar.

Kağıttan kayıklar yapıyor kayıkların içine bütüne ve birliğe, doğaya, ailelerimize dair tüm iyi dileklerimizi yazıyoruz. Kayıklarımızı ilk fırsatta denize suyun büyük enerjisine bırakacağız.

Sıra durulup içimize dönmekte ; Atölyeye kısa süre için de olsa büyük bir sessizlik hakim oluyor. Sevgili masal anlatıcımız Duygu Kıvırcık bizi meditasyona davet ediyor. Sonra yine sevgili Duygu’nun yumuşacık sesinden çok anlamlı bir masal dinliyoruz.

Seç bakalım; Şans sepetimizin içinde renkli kağıtlara yazılmış ve katlanmış şans kağıtçıkları var. Kimse içinde ne yazdığını bilmiyor Ancak çektiğini beğenenler, tam bana uygun diyenler de var, yok bunu beğenmedim yeniden çekebilir miyim diyenler de ,yanındakiyle değiş tokuş yapanlar da

Yine de herkes mutlu ve umutlu!

Umut her şeyin başı: Masal biter bitmez salonda bir uğultu başlıyor, çünkü sırada günün en önemli etkinliği “vizyon panosu ” var. Makaslar, yapıştırıcılar ve renkli mecmualar masaların üzerine çıkıyor. Bütün hayaller şu an o mecmuaların sayfalarında gizli. Artık kimseyi sessizliğe davet etmek mümkün değil. Sizin masada gemi, uçak, para resmi var mı? Bize göndersenize. Olur mu canım bize de lazım. Euro mu olsun kripto mu? Yat mı kat mı? Bahçeli ev resmi bulan bana versin. Araba arıyorum ama kırmızı lütfen, yakışıklı adamlar, seyahat resimleri, şık ve zayıf bir kadın bulan var mı? Mecmualar ve kağıt parçaları masalar arasında gidip geliyor. Evet, umutlar artık panolara yüklenmeye hazır.

Sırada çekiliş var. Çoğunun ortak ilgi alanı okumak ve yazmak olan bu dostlara verilecek en anlamlı hediyeleri ki çoğu kitap ve kitap ayracıydı seçip hediye sepetimize yüklerken üzerinde ” sen de yaz ” baskılı kalemlerimizi de numaralayıp hazır etmiştik. Hemen ekleyeyim hediyelerimizin içinde en tatlı en şifalıları “kekik hanım” ballarıydı.

Paketler sahiplerini bulunca yeni bir etkinliğin anonsu duyuluyor. Bahçeye çıkıyoruz..

Önceden hazırladığımız listelerimiz var elimizde. Bu listelerde geçmişte kalmasını istediğimiz olaylar ve belki huylar ve de ilişkiler var. Sesler yine yükseliyor. Siyasetten, astrolojiden ve gündemde olan ne varsa ondan söz edilerek listeler ateşe atılıyor. Anlaşılan o ki kurtulmayı dilediğimiz çok ortak şey varmış. Ben yazmayayım siz anlayın; İnsanlar bile var.:)) Herkes şimdi ateşin başında.

GÜLE GÜLE İSTENMEYENLER

Bütün bunlar olurken sevgili arkadaşımız Ayşıl bizi farklı bir vizyon meditasyonuna davet ediyor. Ayşıl bizi ufak ufak yönlendirmelerle müzik eşliğinde bir yolculuğa çıkartıyor.. Hedef 2025 ve belki sonrasında olmak istediğimiz yer veya durumu hayal edip ona yönelmek ve orada bir süre kalmak. Günlerden beri yağan yağmur bugün ara vermiş ve hava bu meditasyona destek oluyor. Yolculuğun sonu neşeli bir dans çemberine dönüşüyor.

Ve akşam güneşi günün son fotoğraf karelerine gülümsüyor. Müzik susmasın dans edelim, coşalım istiyoruz. 2025 Aralık ayında tekrar buluşmak dileğiyle etkinliğimiz sonlanıyor.

GÜLE GÜLE 2024

NOT: Günün diğer fotoğraf ve videolarını Facebook ve İnstagram paylaşımlarımızda bulabilirsiniz.

Yoksun

Bir Temmuz sabahı gidiverdin.Benden gittin, çocuklarından gittin, ailenden, tüm sevdiklerinden gittin. Vedasız, sessiz !

Doğarken kesilen sadece göbek bağı değilmiş insanın, yaşam yolculuğunun da biletiymiş. Senin biletinin son kullanma tarihi o sabah dolmuş meğer. Melekler o sabaha karşı sana yeni bir bilet kesmişler; cennete girişinin bileti. Yeni yolculuğuna uğurlarken seni zamanın benim için de durduğunu sanmıştım. Durmamış meğer. Zaman sensizken de acımasız bir hızla akıyormuş. Bana saymak düştü günleri, haftaları ve on iki ayı.

 Önceleri ne yaşadım, nereden nereye savruldum hatırlamam zor. Kalabalıklar içinde yapayalnızdım. Nasıl olduğumu soran onca dostun içinde yalnız. Sormayın bana, dedim sormayın nasıl olduğumu! Cevabını bildiğiniz o soruyu sormayın bana, dedim. Cevabını bildiğim soruyu ben bile soramamışken kendime.

“Hayat devam ediyor” dediler,  hoşlanmadım. “Zaman her şeyin ilacıdır” dediler, hiç hoşlanmadım. “Gözyaşların gidene huzur vermez “ ağlama dediler, önce inkar ettim, korktum sonra, sustum senin için. Kendi içimde kaldım uzun süre.

Yavaş yavaş duruldum sonra.

Sonra adım adım sonbahara yürüdüm, kışın karanlık günlerini sabırsızca saydım.

Sonra bahar geldi.

Sonra doğum günün. Bir mum üfledim Mayıs’ın yedisinde…Huzur içinde olmanı diledim yürekten senin için gizli gizli ağlarken.

Sonra birden bir şey oldu. Seninle hep hayalini kurduğumuz bir seyahat çıktı karşıma. Sesini duydum sanki: Haydi cesaret! Durma git! Kızlarımızın gözlerinin içine baktım. Onlardan aldım gücü. Çıktım yola. Yalnız bırakmadın beni, her anında yanımdaydın. Gülümsedin rüyalarımda. Benim için mutluydun.

Sonra yaz geldi.

Sonra Temmuz.

Şimdi gittiğin günün yıl dönümündeyim. Elimde fotoğraflar; bakıyorum hayatımıza.  Fotoğraflar “an” ları “anı “ yapan siyah beyaz, renkli fotoğraflar; ”geride kalan kayıp zamanlar”. Gülümseyerek poz verilen ya da habersizce bir kareye hapsedilen anılar. Nice kutlamalar, nice keyifli sofralar, dostluklar ve keyifli yolculuklar!  Bakmaya doyulmayan bir daha yaşanmayacak hayat parçacıkları.

Kimi duvarına asar fotoğrafları, kimi albümlerde saklar. Geçtiğimiz günlerde sevdiğim bir yazarın yeni kitabının sayfaları arasında şu cümleye rastladım, ” Duvarlarda duran hayatta olmayan aile büyükleri nereye bakar günler, geceler boyu?”  Şimdi ben de düşünür oldum; acaba duvarda asılı olanlar hep aynı yere bakmaktan sıkılmazlar mı, bizi izlerler mi, ara sıra yerlerini değiştirmeli mi, zaman onlar için nasıl geçer…

Fotoğrafını duvara asmadım. Başucumda senin yastığının altında tutuyorum onu. Özlem duyduğum her an orada buluyorum seni, bir öpücük konduruyorum yanağına usul usul.

 Bugün yine acılıyım,  yine  kalbim kırık, ancak artık dostlarımın sorularından korkmuyorum, artık hazırım duygularımla yüzleşmeye.

“Nasılsın Işıl, nasılsın?”

Yoksunum…

 Yoksunum ensemdeki nefesinden,

yoksunum bana dokunuşundan,

yoksunum sevgi sözcüklerini duymaktan,

 yoksunum senin için pişirmek, seninle bir sofrada oturmaktan.

seni uğurlayıp karşılamaktan,

seninle baharlara, kışlara, yazlara yol almaktan yoksunum .

Şimdi  bütün yoksunluklarımı yanıma alarak, yeni bir biletle yola devam edeceğim. Senin için, benim için, çocuklarımız için…

Gözün arkada kalmasın canım.

İtalik yazılmış cümlecikler Onur Caymaz’ın “Düşün Bihter”adlı son kitabından alıntıdır.

ŞÜKRAN

ŞÜKRAN

Sanırdım ki kızlarımız, damadımız, kardeşim ve ailesi , yeğenler ve kuzenlerimizle birlikte bizi sevgiyle sarıp sarmalayan  bir aileye sahibiz. Meğer ki yıllar bize öyle dostluklar kazandırmış ki bu aile büyümüş, büyümüş, büyümüş kocaman, sapasağlam bir ağaç olmuş. Sağlıkta, hastalıkta ve şimdi de yasta sırtımızı dayadığımız  bu ağaca sonsuz ŞÜKRAN…

Urla’yı   yuvamız bellediğimizde bir parçası olduğumuz tüm dost topluluklara ŞÜKRAN…

Hayatımın  yeni eşiğinde yasımı gerçek anlamda yaşamama yardımcı olacağına inandığım ve dönüp dönüp tekrar okuduğum ” Ölüm Yaşamın Mührü “ kitabıyla sevgili Berna Köker Polyak’a ŞÜKRAN…

Son yolculuğuna uğurladığım hayat arkadaşıma bana yaşattığı yarım asırlık mutluluk için ŞÜKRAN…

2 Eylül 2023

Gezi Parkı

2013

Gezi Parkı’nda direniş devam ederken Galata’da bir çay bahçesinde yazmıştık.

Direnişçi

Su dolu bir balonun içinde yaşıyordu. Sadece ara sıra kıpırdanmasına izin verilmişti. Bu hapishanede daha ne kadar kalacağını bilmediği gibi, buradan çıkınca nelerle karşılaşacağını da bilemiyordu. Ama bilinmez de denemeye değerdi. Şimdiye kadar az mı direnmişti burada tutunabilmek için. Başına gelmedik kalmamıştı. Çeşitli engeller çıkmış karşısına ama o hala yaşıyordu. Kaç kez annesinin bacaklarının arasından sızan kana karışıp  gittiğini düşünerek korkmuşlardı ama o ille de bir gün özgür olacağım ve dışarıda  neler olduğunu göreceğim diye direnmişti.

Şimdi bu balon onu ya boğacak ya da yaşamın kucağına gönderiverecekti. 

Az kalmıştı, direnmeliydi.

-Hadi yavrum hadi canım, aç ağzını bak uçak geliyor, ağzına girecek sana mamalar verecekmiş. Aaaa,bak sen açmazsan komşunun  çocuğuna gider bu uçak. Uslu uslu mamanı bitirirsen attaya gideceğiz. Annesinin yalvarmaları boşunaydı. O neye benzediğini bilmediği bulamacı ağzına almamak için dudaklarını kilitlemiş, açmamak için direniyordu. Hem  de bu ‘atta’ aldatmacasına kanacağını mı sanıyordular. O  evde  kalıp bebek tv.yi izlemek istiyordu. Bu  yüzden biraz sonra o cicili bicili plastik sandalyeye oturduğunda kakasını da yapmayacak, tam altı bezlendiğinde bezini kirletecekti.

O minik bir direnişçiydi.

Evde anne ve babası, okuldaysa öğretmenleri sürekli kalıplaşmış öğretilerle beynini doldurmaktaydılar. Bir de üstelik ısrarla resme yatkın olduğunu vurgulayıp, ona durmadan resim defterleri ve boyalar hediye etmekteydiler. İlla ki birilerine benzemesini, çok ama çok başarılı olmasını istiyorlardı. Kimse büyüyünce ne olmayı hayal ettiğini bilmiyor, hayal etmesine bile izin vermiyordu. Oysa ona sorsalardı o da renklerle dünyayı değiştirmek istediğini, en azından tuallerde bambaşka, barış dolu bir dünya yaratmak istediğini öğrenirlerdi. Ama o buna direniyor, boyaları bir kenara atıp top peşinde koşturuyordu.

Farklı olmalıydı… 

Baskın olana benzetilmeye çalışılmasından yorulmuştu. Mutsuzdu…

İçinde kapalı kaldığı bu steril ortamın sigorta kapsamından çıkmak, özgür olmak istiyordu.

Yaşamın sınırlarını zorlamak, hayatı biraz da kendi gözleriyle görmek, kendi elleriyle yakalamak, düşmek, kalkmak istiyordu.

Sık sık gelip çayını içip ağaçların gölgesinde kitap okuduğu parkın merdivenlerinde bir mahalle forumundaydı şimdi. Mikrofon henüz yirmili yaşlarının başındaki pırıl pırıl gençlerdeydi. Doğup büyüdüğü ona hayat veren şehrine yapılan acımasız tecavüz ve katliamlar uzun süredir içinde bir öfke oluşturmuş ve bu duygusu günden güne büyümüş artık içine sığmaz olmuştu. Şimdi bu merdivenlerde oturmuş bu direnen topluluğu ‘korku’nun mu ‘korkusuzluğun’ mu bir araya getirdiğini düşünüyordu. Galiba korku sevgiye dönüşmüş, herkese kucak açmıştı. 

Evet o da direnecek, gençlere destek olacaktı.

Ara sıra gelip giden hafızası ona inanılmaz oyunlar oynuyor, bedeninin hastalığa yenilmemesi için direnmesine yardım ediyordu. Hayat yaşamaya değerdi ve o gitmek istemiyordu.

Daha biraz önce on beşinci yaş günü hediyesi olan kırmızı bisikletinin üzerinde ıslık çalarak gezinmiyor muydu? Pedal çevirmekten öyle yorulmuştu ki kendisini ilaç kokulu yatağa bırakıvermişti. Biraz sonra gözünün önüne sevdiği kızın arkasından koştuğu günler gelecek, kolundaki serumun hortumunu çekip çıkartıp yataktan kalkmaya çalışacaktı.

-Çok yaşlı, onun durumunda bu hastalığa dayanan pek azdır, şimdilik hastamız direniyor, bekleyeceğiz. Demişti deneyimli bayan doktor.

Tam hemşireler sakinleştiğini sanıp dışarı çıkmışlardı ki, yaşlı hastanın odasından gelen gürültülerle geri döndüler. Ayağa kalkmaya çalışırken serum şişesini devirmişti. Pencerenin kenarına tutunmuş, bir yandan ‘onuncu yıl marşını’ mırıldanırken biryandan da dışarıdan gelen tencere tava seslerine alkışla eşlik ediyordu. 

Ölüm yanından gelip geçmiş, direnen beden galip gelmişti.

Kapalıçarşı

Gez gez bitmez, yaz yaz hiç bitmez KAPALIÇARŞI (Tekmili birden 4 Bölüm)

2012 Işıl Ertunç

Kapalıçarşı /Bölüm 1

Kapalıçarşı, yabancıların deyimiyle çok büyük çarşı; uzun lafın kısası Osmanlı’nın başkentinin ilk ve son “AVM” si . AVM deyişimi sakın yabana atmayın, kapılarında her ne kadar x-ray cihazı yoksa da her birinde birer ikişer güvenlik görevlisi, ellerinde kontrol cihazları beklemekteler. Eeee kolay mı bu koca çarşıdaki maddi değeri bırakın, en az beş yüz yıllık tarihin manevi değerini korumak? 

Sabahın dokuz buçuğunda, güvenlikçinin gözünde pek şüphe uyandırmamışım ki, elimi kolumu sallayarak daldım Beyazıt Kapısı’ndan içeri. Çarşıya adımımı atmamla iki yandan esnafın “ Hello madam!” “Bon jour!” “Willkommen!” sesleriyle karşılandım. Kafamda bir şimşek çaktı. Bu sabah muzipliğim üzerimdeydi. Sık sık geldiğim bu çarşıda her zaman yaptığım gibi kibarca Türk olduğumu belli etmek yerine ben de turist rolüne büründüm ve esnafı peşime taktım. Hangi lisandan konuşsalar ben anlamıyor ifadesini takındım, ellerimle işaretler yapıp ne olduğu anlaşılmayan sesler çıkardım. Bir ikisi inatçı çıktı, ellerindeki Gucci taklidi çantaları sallaya sallaya peşime takıldı. Tarihi Şark Kahvesi’ne ulaşana kadar bu oyunu sürdürdüm. Tam kahveye yaklaşınca benden önce gelen “İstanbul’u Yazıyorum” arkadaşlarımı gördüm ve heyecanla “ merhaba kızlar, ne kadar erkencisiniz” diye bağırıverdim. Peşimdeki esnafın halini siz düşünün…  Eh, bu kadar yıldır nezaket göstermişiz, bir kere de biz eğlenelim değil mi? 

Tarihi kahve bu sabah, İstanbul’u yazan tam yirmi kadın ve bir de beyefendiye kucak açtı, kimimiz sabah mahmurluğunu çayla, kimimiz de kahveyle gidermeye çalıştı. Herkes bir araya gelince sesler yükselmeye başladı. Esnaftan etrafımıza toplananlar, ne yaptığımızı merak edenler oldu ama onlar bizden umduklarını pek bulamadılar. 

Sevgili Yeşim hocamızın doğum gününü anlamlı bir şekilde kutlayıp, bütün arkadaşların objektiflerine ayrı ayrı poz verdikten sonra kahveden ayrıldık. Birkaç gurup halinde çarşıyı gezmeye ve bugünün anılarını biriktirmeye koyulduk. 

Hepimizin isteklerini tek tek yerine getirip ardından da ayrı ayrı hesap alırken başı dönen zavallı emektar garson, biz gittikten sonra mola alıp bir köşeye çekilmiştir kesin.

Kapalıçarşı /Bölüm 2

Üçlü, beşli kadın gurupları ve elinde kamerasıyla sevgili arkadaşımız Ahmet Bey çarşının değişik sokaklarına daldık. Kimi sandal bedesteninde rüyalara daldı, kimi bezcilerde, kimi ise nadide ipek halıların sergilendiği vitrinlerin önünde. Kimi dericileri ziyaret etti, kimi gümüşçüleri. Terlikçiler Sokağı, kuyumcu ustalarının göz nuru döktüğü minicik atölyelerin olduğu Zincirli Han ve Sıra odalar Sokağı, Kürkçüler, Altıncılar, Bakırcılar, Keseciler, Yorgancılar, Tavuk pazarı gibi toplam 66 sokaktan birçoğu bu yerli turist gurubunun fotoğraflarına konuk oldu. Arkadaşların bir çoğu tarihi çukur muhallebiciyi bulalım derken yıllardır onun yerine yerleşmiş olan tanınmış bir kuyumcunun şatafatlı dükkanını görünce hayrete düşüp hemen deklanşöre bastılar. Her sokağında tarih yatan bu eşsiz çarşıda bir sokakta derilerin, diğerinde eski halıların, bir diğerinde rutubet kokusu genzimize doldu. Kulaklarımızda bin bir ses, çantalarımızda büyüsüne kapılıp aldığımız ufak tefek hatıralarla öğlen yemeği için yerimizin ayrıldığı çarşının meşhur esnaf lokantasına yollandık. Daha gezilecek birçok sokak, görülecek nice güzellik vardı ama bunları yemek sonrasına erteledik. Mis gibi tarçınlı iç pilav eşliğinde gelen hindi tandır, kağıt kebabı, cacık ve fırın sütlaçla midelerimizi şenlendirdik. Aklımız tadına bakamadığımız birçok yemekte kalarak lokantayı terk ettik. 

Kapalıçarşı/Bölüm 3

Çarşı büyük, çarşı kalabalık. 

Her gün neredeyse yarım milyon insanın ya işi ya da yolu gereği  kullandığı, sayısız esnafın ekmek parası uğruna dükkanını açtığı ama çok kere siftahsız kepenk indirdiği, yerli ya da yabancı turistlerin gezmeden dönmediği çarşı bugün yine capcanlıydı.  

Görecek daha çok şeyi olduğunu düşünen arkadaşlar yine sokaklara dağıldı. Bazıları, çarşı içindeki tarihi camide öğle ezanını canlı ve hoparlörsüz okuyan müezzini hayranlıkla izledi, müezzinin içine zor sığdığı mimberi fotoğrafladı, bazıları esnafla sohbete daldı. 

Bazıları da Kapalıçarşı’nın bugünkü izlerini kaleme almak için soluğu yine Şark Kahvesi’nde aldı. Kimi yazdı, kimi not aldı, kimi de benim gibi gözlerini kapatıp geçmişi bugünde capcanlı yaşatan bu büyülü ortamda tarihin derinliklerine doğru hayale daldı. 

Kösem Sultan kuyumcu ustasının birine sipariş verirken yakalandı hayallerimin ağlarına, Hürrem ise Leo ile oynaşırken çarşının bir köşesinde…

Bir köşeden Safiye Sultan başını uzattı, yaklaşıyormuş gibi yaptı, sonra yok oldu, diğerinden Fatih Sultan Mehmet Han bütün ihtişamıyla göründü; Yüzyıllar önce yaptırdığı mekana şöyle bir baktı ve kayboluverdi. Bir diğer köşeden Sultan 3.Mustafa boy gösterdi, çarşıda yaptığı değişikliklerin durumuna bakıp o da diğerleri gibi bir anda sır oldu.

Birer, ikişer, bütün arkadaşlar yorgun ama mutlu, kahveye geri döndüler. Herkes herşeyi görememişti elbette ama çarşının sayısız kedileri her köşeden başını uzatmış kendilerini göstermişti hepimize.

Kapalıçarşı/Bölüm 4

Hep birlikte sahaflar çarşısındaki kitap kokularını içimize çekerek İstanbul Üniversitesi’nin bahçesindeki havuzlu çay bahçesine doğru ilerledik. Bir arada oturabilmek için birilerini yerlerinden ettik! Pahalı kahve, kötü ada çayı, daha da kötü servis bizi pek etkilemedi. Heyecanla yazısını bitirenlerin okumasını dinledik. Kapalıçarşı’da çocukluk anıları canlanan da vardı aramızda, duygularını şiire dökerek anlatmak isteyen de. 

En nihayet Yeşim Hoca günü ve sezonu kapatan konuşmasını yaptı. Gözler doldu, ekimde buluşmak üzere sözler verildi. Bir “İstanbul’u Yazıyorum” toplantısı daha sona erdi ama sanıyorum sezona damgayı “Kapalıçarşı” vurdu.

Kulağımızda sesleri, burnumuzda kokuları, makinelerimizde suretleri, zihnimizde çarşının izleri evlerimizin yolunu tuttuk.

Laleli

Bir Bahar Günü Laleli’de 2013 Işıl Ertunç

Martın yirmi sekizi, yirmi dokuzuna terk ederken yerini, birden aklıma düşen bir soruyla yatakta doğruldum. Sabaha Laleli gezimiz var ama ben bunca yıldır belki milyon kez yakınında bulunduğum bu semte neden Laleli dendiğini bilmiyordum. Biraz komik, biraz da acı değil mi, insanın doğduğu, büyüdüğü, elli yılı aşkındır nefes aldığı bir şehirde bazı şeyleri ancak üzerine bir yazı yazacağı zaman merak etmesi? Sesli düşünmüş olmalıyım ki uykuya niyetlenen eşim:

-Aman canım ne olacak, kesin bir zamanlar oralarda lale bahçeleri vardı, haydi takma kafana. Deyiverdi.

İçimden,  “ sen öyle bil” diye geçirdim ve kalkıp sanal aleme sorumu yolladım. Neyse cevap gecikmeden geldi. Meğerse, adına Laleli Paşa denen bir muhterem zat ile devrin padişahı arasında geçen komik bir öyküye dayanırmış semtin adı. Öykü oldukça uzun, onu anlatması bir başka sefere kalsın!

Sırtımdan büyük bir yük kalktı sorumun cevabını almanın rahatlığıyla tekrar sıcacık yatağıma geri döndüm. Ama, heyhat! Gözüme bir türlü uyku girmiyor. Zihnimin işi gücü yok, kafamı kurcalıyor. Bu defa paşanın adı niye Laleli Paşaymış diye sorgu suale başladım. Sağa dön, sola dön, derken sabahı etmişim.

İstanbul pırıl pırıl güneşli bir güne uyanmıştı, ben de. Turistik donanımlarıma büründüm, bir taksi üç metro Laleli’deyim.

Alışılagelmiş buluşma, hal hatırdan sonra ilk mola yerimiz olacak Taş Han’ı bulmak uğruna düştük yollara.. O sokak senin bu sokak benim derken öğrendik ki gitmek istediğimiz yerin tam aksi yöndeyiz. Saf saf en yaşlı esnaf kesin bilir diye sorduğumuz amcalardan cevap alamadık, yine yolumuzu kendimiz bulduk. 

Dizilere, filmlere mekan olmuş tarihi Taş Han’da sabah sabah nargile kokuları  arasında kahvelerimizi içtik. Çevreyi gezdikten sonra gelip yazılarımızı yazmak için tekrar bu kahvede buluşmak üzere hepimiz ayrı ayrı yönlere dağıldık.

Ne yazık ki İstanbul’umun eski bir semtini gezeceğim derken kendimi yabancılar diyarında buldum. Bir zamanların eğitim, kültür, ibadet, yakın tarihimizin de en turistik semtleriyle iç içe olan Laleli şimdi bambaşka bir yer olmuş. İrili ufaklı çoğu yabancı isimli otellerin, Rus’undan Roman’ına çeşit çeşit yabancının, gündüzleri sokakları dolduran bavul tüccarlarının, işportanın, geceleri de bambaşka bir  ticaretin  esiri olmuş. Boynumda asılı duran Nikon’umun ve sırt çantamın beni her an taciz edilecek sade bir Türk vatandaşı olmaktan çıkartabildiğini bir kez daha bu sokaklarda hatırladım. Sokaklar adım başı, modern hamallar, tartıcılar, en kralından saatleri bileklerinde pazarlamaya çalışanlar, ayakkabı boyacıları, bavul ve çantacılarla doluydu. Laleli esnafı sanki bütün şehir çıplak kalmış da birazdan gelip buralardan giyinmek isteyecekmiş kadar çok  kılık kıyafet ve iç çamaşırı satmaktaydı. Vitrinlerse en cafcaflı, en ucuz, en giyilmez diyeceğiniz taklit giysilerle süslenmişti.

 Çok sürmedi birkaç dakika sonra Laleli bin bir koku ve çeşitli gürültüsüyle üzerime gelmeye başladı. Kaçtım. Beyazıt’a doğru tırmandım. Kendimi İstanbul Üniversitesi’nin bahçesinde bir banka attım.

Oturduğum yerden şehrin defalarca tecavüze uğramış, kaybolmuş tarihi dokusunu aradım. Önümden gelip geçenleri, benim yadırgadığım ama onların çoktan kabullendiği hayatlarını izledim. Çarpıcı makyajlı, seksi giysiler içinde dolanan manken bacaklı üç yabancı kadının ardından gelen sakalları belinde, cüppeli, sarıklı üç …….. yi  deklanşörüme alamadığım için çok hayıflandım. Dönmek üzere kalktım. Her ne kadar yolun üzerinde gördüğüm WC tabelalarını takip ettiysem de on dakikalık arama sonunda tuvaletlerin en az üç kez önünden geçtiğim kepenklerin arkasında olduğunu, üstelik kepengin üzerinde “kapalı” yazdığını gördüm. Güldüm ağlanacak halimize.

Kalabalığı yara yara ,bir saat önce guruptan ayrıldığım yere geri geldim. Taş Han’ın girişinde daracık koridorun üzerinde sıra sıra kadınlı erkekli taş mankenler yine bizi karşılamak ve uğurlamak için “alesta” beklemekteydiler. 

Toplaştık bir tahta masanın etrafında yedi İstanbul’u yazan kadın ve onları adım adım izleyip kameraya çeken bir adam. Yazdık sessizce, okuduk kısık sesle. Paylaştık yaşadığımız Laleli’yi birbirimize.

Günün sonunda, benim şehrim İstabul’un artık benim olmadığı, benim orada bir yabancı, belki bir misafir  olduğum düşüncesi yüreğime acı bir şekilde çökmüştü.

Olumsuz duygularımı Kadıköy vapurunda denize attım, haykırdım içimdeki şehre:

“ Seni seviyorum.”

PERA PALAS

COMPARSİTA -2013 Işıl Ertunç

  Altın yaldızlı kristal aynada kendine küçük bir bakış attı, makyajı, saçları, kıyafeti, her şey tamamdı. Zümrüt yeşili tuvaletinin kızıl saçlarıyla uyumu mükemmeldi. Kocasının evlilik yıldönümü hediyesi olarak seçtiği bir çift elmas küpe toplu saçlarının açıkta bıraktığı kulaklarını süslüyordu. Gece çantasını aldı, şalını omuzuna attı, dönüp kocasını tepeden tırnağa hayranlıkla süzdü, papyonunu düzeltti ve rujunun bozulacağını düşünmeden dudaklarına minicik bir öpücük kondurdu. Elleri birleşti. Ellili yaşların ortasındaki güzel kadın bir anda otuz yıl öncesine yine bu otelin içinde bulundukları efsane yıldız Garbo’ nun adını taşıyan odaya gidiverdi. 

Pera Palas Oteli’nin kubbeli salonunda verilen bir davette tanışmışlar, kısa sürede ilerleyen arkadaşlıkları, önce aşka, sonunda da evlilik kararına dönüşmüştü. Hiç tereddütsüz tanıştıkları mekanı düğün salonu olarak seçmişlerdi. O gün yine bu odanın kapısından bembeyaz gelinliği içinde çıkmıştı. Kocasının kolunda tarihi binanın ihtişamlı merdivenlerinden aşağı inerken mutluluktan ayakları yerden kesilmiş gibiydi. Vücudunu saran yarı değerli taşlarla işli dantel gelinliğin eteklerini kabartmak için kullanılan ağır, tafta kumaşın yere sürünürken çıkardığı sesten başka bir şey duymuyordu. Dantel eldivenlerinin içindeki zarif elleri heyecandan nemlenmişti. En alt basamağa ulaştıklarında kubbeli salonu balo salonuna bağlayan tül perdeli cam kapıların önünde birbirlerine dönüp bakışmışlar adeta gözleriyle bir kez daha sonsuz mutluluk sözü vermişlerdi. Nihayet balo salonunun kapıları açılmış, davetlilerin alkışları arasında içeri girmişler, mini orkestranın çaldığı “Comparsita” ile eski parkelerin üzerinde ahenkli adımlarla dans etmeye başlamışlardı.  

Geri döndü. Bir şey unutup unutmadığına bakmak için odada şöyle bir dolaştı, gözü kenarlarında ahşap sütunlar olan yatağa ilişti.  Atlas yatak örtüsü değişmemişti, ya da birebir aynısı yapılmıştı. Sanki otuz yıl önce o gece burada yaşanan aşk dolu saatlerin anıları yatak örtüsünün sırma işlemeleri arasından göz kırpmaktaydılar. İçine bir huzur doldu. Mutluluklarının temelinin atıldığı yerdeydiler.

Bu kez aşağıya inmek için daha kısa bir yolu seçtiler. Bir bellboy hemen koşup tarihi asansörün önce ferforje sonra ahşap kapılarını açtı ve onlar içeri girdikten sonra da kapıları tekrar kapattı. Yılların güzelliğinden hiçbir şey kaybettirmediği kadın asansörden inerken, şifon tuvaletinin uçuşan eteklerini üzerine basmamak için hafifçe yukarı çekti. Kubbeli salona arkalarını vererek kol kola durdular. Balo salonundan hafif bir müzik sesi gelmekteydi.

 Otel son yıllarda büyük bir yenileme geçirmişti ama kubbeli salonda her şey yine yerli yerindeydi. Antika vitrinler, tarihi piyano, basmaya kıyamayacağınız halılar. Duvarlar ve parkeler, camlar ve çerçeveler değişmiş olsa da her köşeden bu binada yaşanan sır dolu hayatların hayaletleri kendilerini gösteriyordu. Nasıl göstermesinler ki? Agatha Christie bugün kendi adını taşıyan odada meşhur Orient Express romanını kurgulamamış mıydı? Otelin en güzel odalarından biri Atatürk’ün odası değil miydi? Cumhuriyete geçişin hazırlıkları burada yapılmamış mıydı? Bu bina yüz yılı aşkındır nice tanınmış politikacı ve ünlüleri ağırlamamış mıydı?

Salondan gelen müzik değişip “Comparsita” çalmaya başlayınca anılardan sıyrılarak bakışlarını merdiven başında beliren genç çifte çevirdiler. Gelin, annesinin kızıl saçlarını, babasının da yeşil gözlerini almış, bembeyaz teni ve incecik vücudunu saran muhteşem gelinliğiyle geçmişten fırlayıp gelmiş gibiydi. Davetlileri güzel bir sürpriz beklemekteydi. Genç gelin anılarla dolu bu mekanda annesinin gelinliğini giyerek evlenmek istemişti. 

Tarih tekrarlanmış gibiydi. Gelin ve damat “Comparsita” eşliğinde salona girerken bir an durup birbirlerine baktılar ve en az onlar kadar mutlu olmaya çalışacaklarına söz verdiler.

EYÜP

Fotoğraf açıklaması yok.

– Cuma bugün, beyim. İşin yoğun olur. Yardıma geleyim seninle istersen. Üstelik bu sabah karne alacak çocuklar. Öğlene burası ana baba günü olur.

-Doğru dedin hanım, gel vallahi. Birazdan çocuğunu kapan soluğu Eyüp Sultan Hazretleri’nin türbesinde alır. 

– Hazretin karneye ne yararı olacaksa! Senin çocuğun dersine çalışmamışsa Hazret ne yapsın değil mi? 

-Aman canım her neyse bize iş çıksın da. Gerisini boş ver. Hem zaten çoğu zaman gelirken çocuklarını da gezdirmek için alır yanına. Bak, gör sen şimdi, bugün meydandaki esnafın da yüzü güler, biliyor musun? Çocukların en sevdiği şu pamuk şekerler, kağıt helvalar hep orada. Bozacısı, macun şekercisi, simitçisi sabahtan yerleşmişlerdir yerlerine. Hadi hadi, oyalanma. Vakit geçirmeden biz de dükkanın başına gidelim erkenden. Depodan biraz da oyuncak çıkartırım ön tarafa bugün.

– Az dur hele, sen depo deyince hatırladım. Geçen hafta şu uzaktan gelen hanımları bildin mi? Hani paşminalarımızı çok beğenip topluca alıvermişlerdi. Hah işte onlar. Bugün arkadaşlarıyla tekrar geleceklermiş. Resim mi çekeceklermiş, röpörtaj mı edeceklermiş ne.

Şu Hürrem Sultan’ın kaşıkları var ya, hani bizde olmayanlardan. Onlardan getirirseniz sizden alırız dedilerdi. Bizim Fatma’nın tezgahına uğrayayım, bir iki kutucuk olsun alayım. Bak millet bu kaşıkların peşinde. Tezgahlar “yok” satıyor, bey.  İnat etmesen da biz de koysak dükkana. Ne yapalım kadın günahkarsa .Sanki Hürrem kaşığını satınca onun günahlarına ortak olacağız…

-Hanım, hanım, sus! Sabah sabah günaha sokacaksın insanı. Anma şu günahkar yılanın adını demedim  mi sana kaç kez. Sinirlerimi oynatma cuma cuma. Ondan gelecek para gelmez olsun. Görmedin mi daha geçen akşam neler etti haremde. Kaç günahsızın kanına girdi aşifte?

– Tamam beyim, tamam, sen sinirlenme. Ama bana da kulak ver bir kez. De bana, Allah’ını seversen, şu Zemzem suyu diye sattıklarımızın sahte olmadığını ne biliyoruz? Sen orada mıydın doldurduklarında? Gördün mü gözünle? Okunmuş tesbih diye dizdiğin boncuklara  ne demeli? Ya da şu her derde deva süslü püslü yazılarla tezgaha koyduğun o sabundu, ottu ney. Yok zayıflatırmış, yok kısırlığa çareymiş, yok efendim kellere merhemmiş. Hani niye hala saçın çıkmadı beeeey?  Yani onlar para ediyorsa varsın Hürrem’in kaşıkları da etsin diyorum.

-Kıs sesini, kıs. Tepemin tasını attıracaksın sen bugün. Durmadı çenen sabah beri. Şeytan diyor, git şu musibet karının kaşıklarını satanları zabıtaya şikayet et. Tööövbe, töövbe estağfurullah. Hatuuun, bak abdestim kaçtı sayende. Gene geç kalacağız dükkana.

-Sustum, sustum. Ama bilesin bugün o kadınlar gelecekler,  kaşıkları soracaklar. Senin satmak istemediğini mi söylerim artık daha ne söylerim Allah bilir. Hele başlarında bir tanesi vardı, saçları havuç gibi olan, pek bilmiş, çenebaz biriydi. Alimallah! Onun diline düşersen karışmam ha. Esnafa rezil olursun. Zaten reklamı neyi unut, onlar Hürrem kaşığı satan başka birini nasılsa bulurlar.

– Elimden bir kaza çıkmadan çık git Fatma’ya mı, kime gideceksen. Ben görmeyeyim aldıklarını, gizliden verirsin artık. Zinhar kasaya girmeyecek aldığın para, ona göre. Görüyor musun şu aşiftenin ettiğini, taa oralardan buralara yetti de, bizim aramıza bile girdi. Bir de kaşıklarını satsam kim bilir neler olacak. Töövbe, tövbe!

CİHANGİR

27.09.2013

CİHANGİR

-Sabah sabah hazırlanmışsın , defter kalem çantada, nereye böyle?

-Cihangir’e gidiyoruz bugün , İstanbul’u yazıyorum günümüz. İyi ki çıkmamışsın unutuyordum ben de sana yol soracaktım.Senin muhit, sen bilirsin. Cihangir Camii’nin önünde bulaşacakmışız. Ben yerini pek çıkartamadım. Nasıl gideceğim? Ben bir tek Firuzağa Camii’ni biliyorum galiba.

-Dur ben sana anlatayım. Bak şimdi eğer tramvayla gidersen Salı pazarının oradan merdivenleri tırmanacaksın. Hani şu gökkuşağı gibi  boyananları diyorum. Sonra da bir sağ bir sol birazcık  tırmanman gerekiyor.

-Uff daha sen anlatırken yoruldum. Dünkü spordan bacaklarım  feci ağrıyor, hiç çıkamam o merdivenleri, zaten gün boyu Cihangir’in yokuşlarını in çık yapacağız. Yok mu kolayı bunun?

– Tamam canım, o zaman sen şimdi metroyla Taksim, oradan vuracaksın yokuş aşağıya. Alman Hastanesi’ni soluna al başla inmeye. İnebildiğin kadar in, denizi görünce sola dön, az ileride görürsün camiyi.

– Ya bu Cihangir Camii olayı da nereden çıktı. Ne güzel Firuzağa Camii’nin orada buluşabilirdik. Kimin aklına geldiyse bu.  Galiba biraz fazla “Muhteşem Yüzyıl” seyretti bizimkiler bu ara.

– Unutmadan,bizim sokağa uğra ve lütfen fotoğraf çek olur mu? Hatırlıyorsun değil mi Güneşli Sokak. Cihangir Camii’nden yukarı çıkıyorsun, karşına Susam Sokağı gelecek. Sağa dön, sokağın bitiminde yol  bir caddeyle kesişir, sola dön biraz sonra  tekrar sol tam karşı köşede bizim ev, Ayfer Apartmanı. Bir de bak bakalım, Demirağların apartmanı duruyor mu? Epey oldu gitmeyeli merak ettim. Hemen sol bitişimizdeki eski bina. Akşama fotoğrafları istiyorum ona göre.

Daha evden çıkmadan ev ödevimi almıştım. Başka  bir seçeneğim yoktu.Ayaklarım ister istemez beni Güneşli Sokak’a götürecekti.

Güneşli ve çok nemli bir sabahtı. Şansım yaver gitti, tam Firuzağa Camii önüne gelmiştim ki  Ayşecan’ı kahvehanede oturmuş çayını yudumlarken gördüm. Meğer duyuru değişmiş. Burada buluşacakmışız. Az sonra neşeli kalabalığımız kahvenin bütün masalarını işgal etmişti.  İsteksiz garsonun isteksiz hizmeti sınırsızdı. Sabah kahvesinin ardından inişli çıkışlı sokaklara dağıldık. Görmeye koklamaya, duymaya Cihangir’i.

Rotam belliydi, çok geçmeden elimle koymuş gibi buldum Güneşli Sokak’ın köşesini tutan dört katlı o apartmanı. Geçtim karşısına seyre daldım bütün dairelerini. Perdelerin arasından sızdım içerilere, baktım , dokundum sessizce yaşanmışlıklara. Birden çatıda bir kadın ilişti gözüme. Çamaşır asıyor terastaki iplere. Kadın kısa boylu, zayıf, kıvır kıvır saçları rüzgarda uçuşuyor. Durun, kadın aşağıya sarkıyor, sesleniyor. Bana mı acaba? Yok yok, parkta oynayan oğluna sesleniyormuş meğer.

-Zafer, Zafer! Hadi oğlum yeter koştun. Terleyeceksin. Yemeğe gel. Okula geç kalacaksın yoksa.

-Beş dakka,beş dakka daha.

-Zafer, Zafer !

-Beş dakika dedim ya anneeee…

Beş dakikalar tekrarlandı. Akrep yelkovanı kovaladı. Son ihtar geldi ve  küçük oğlan çocuğu hızla eve koştu. Tam kapıdan içeri girecekken geri döndü. Hemen bitişikteki apartmanın  üçüncü kat balkonundan bakan, saçları iki yandan örgülü güzel kıza eliyle bir öpücük gönderdi. Kız öpücüğe karşılık verdiğinde oğlan çoktan kapıdan içeri dalmıştı.

İlk aşk bu olmalıydı.

Çocuğun arkasından bakakalmışım. Gözüm apartmanın tabelasını arıyor. Beyaz mermerden bir tabela bu. Üzerinde isim yok. Oysa gayet iyi biliyorum. Ayfer Apartmanı burası. Şaşıyorum. Sanki bu apartmanın her katında bir zamanlar Ayfer ailesinin fertleri yaşamamış, burada mutlu burada hüzünlü olmamış. Onlardan hiçbir iz kalmamış. Ne alttaki Rum bakkal ne de yaşlı ayakkabı tamircisi var. Saçı örgülü kızın durduğu balkona bakıyorum kız da yok.O balkon da yok. O apartmanın yerinde yepyeni yüksek bir bina, dayanmış eski Ayfer Apartmanı’na. Arkama dönüyorum, oğlan çocuğunun az evvel koşturduğu parka balıyorum. Park da yok. Kat kat bir otopark, vızır vızır arabalar. 

Fotoğraf makinemdeki  son kareleri siliyor, yoluma devam ediyorum.